Hukuk ve Yaşam Dergisi için Cem Özer ile röportaj yaparken bu oyun hakkında da konuştuk. Basından ve sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla çok komik ve güzel olduğunu öğrendiğim oyunu için Cem Özer de “en az 300 kahkaha garantisi” verince bu oyunu sezon bitmeden mutlaka görmek şart oldu. Henüz bir oğlum olmadığı için ben de oyunu annemle izlemeye karar verdim.
Laf lafı açıyor döneminden itibaren izlediğim, kitabını, yazılarını okuduğum, filmlerini izlediğim, twitterda takip ettiğim Cem Özer’i ilk kez “benim için yeri ayrı” dediği tiyatroda, sahne üzerinde, kendi yönettiği oyunda izleyeceğim için heyecanlıydım.
Oyuna gitmeden bir gece önce internetten daha önce uzun süre “oğlum çiçek açtı” adıyla Ali Poyrazoğlu’nun oynadığı oyunu bulup, fikir sahibi olmak için 20 dakika kadar izledim ama keyfi kaçmasın diye de daha fazla izlemekten kaçındım.
Gerçek hayatta da bir oğlu olan Cem Özer ile (bildiğim kadarıyla hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmayan) Ali Poyrazoğlu’nun bu babayı ne kadar farklı yorumlayacaklarını da merak ediyordum.
Hatta yukarıda bahsettiğim röportajda Cem Özer’e “gerçek hayatta oğlunuzun eşcinsel olduğunu öğrenseniz nasıl tepki verirdiniz?” diye de sorduğumdan oyundaki tepkisi de merak konusuydu benim için.*
Oyunun konusu da bu zaten, oğlunun eşcinsel olduğunu ve New York’ta erkek sevgilisi ile aynı evde yaşadığını öğrenen Texaslı bir babanın bu durumu nasıl karşıladığını anlatıyor.
Hayat Bilgisi dizisinden tanıdığım Paşhan Yılmazel Cem Özer’in “gelini” rolünde çok başarılı.
Paşhan’ın dansları ve titremeleri harika, kullandığı terminoloji de dillere pelesenk olacak cinsten. Bence oyunun tanıtımlarında “lütfen evde denemeyiniz” notu düşülmeli. Yoksa babanıza o tonlamayla “babası” demek tehlikeli olabilir.
Cem Özer’in Christina Aguilera’dan Beautiful şarkısı eşliğinde yaptığı direk dansında gülmekten gözlerimden yaşlar geldiğini söylemeden edemeyeceğim.
Karşılıklı oynadıkları sahneler ise oyunun en hareketli sahneleri, uyumları muhteşem. Bir ara Cem Özer’in tekmeyle savurduğu çanta, kastını biraz aşıp dekor gereği görünmez bir duvar olması gereken yerden diğer odaya geçince Paşhan da dayanamayıp oyunda olmayan bir repliği döküveriyor ağzından; “duvarı deldi pezevenk!”
Oyun bittiğinde oyuncuları dakikalarca ayakta alkışladık. Çıkışta bana “13 Nisan’da televizyonda başlayacak olan Laf Lafı aşıyor programının hazırlıkları nedeniyle oldukça yorgun olduğunu ve bu nedenle performansının ancak %60’ını sergileyebildiğini” söyleyen Cem Özer %60’ıyla bile gülmekten kırıp geçirebiliyor, dikkat!
Dişlerini fırçalarken bir yandan konuşmaya çalışması görülmeye değer ama asıl güzel olan o diş macunu kokusunu oturduğunuz yerden duyabilmek, yaşasın tiyatro.
*Röportaj çok yakında Hukuk ve Yaşam Dergisi’nden okunabilir.
gülümseme bulaşıcıdır :)
4 Nisan 2012 Çarşamba
17 Mart 2012 Cumartesi
BU FİLMİ GÖRMÜŞTÜM
Yok, aslında görmemiştim tabi ki zaten film de değil bir tiyatro oyunun ismi; “bu filmi görmüştüm”.
Cuma gecesi iş çıkışı, Mecidiyeköy’de Cevahir AVM’de, kızlarla hızlı bir alışveriş ve Çin yemeğinin ardından AVM’nin hemen yanındaki Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Sahnesi’ne gittik.
Yıllardır önünden hızlı adımlarla geçerken tabelasını görüp geçtiğim bu sahneye ilk gelişim. Fuayede kahvelerimizi içerken ömrünün son günlerinde bu tiyatronun vergi borçları yüzünden sıkıntılı günler geçiren Gazanfer Özcan’ı da rahmetle andık.
6 oyuncusunu da ilk kez izleyeceğimiz bir vodvil bu, oyunun komedi olduğu dışında da hakkında hiçbir fikrimiz yok.
Albert Lamart (Tolga Yeter), Fransa’da, eşcinsel bir birliktelik yaşadığı gerekçesiyle bir çalışanını işten çıkartacak kadar aşırı görüş ve önyargılara sahip bir bakan. Başına gelecekleri bilip empati yapabilse yine bu kadar önyargılı ve katı olabilir miydi dersiniz?
Oğlu henüz küçük bir çocukken eşi bir anda ortadan kaybolan ve bir daha haber alınamayan Lamart, siyasi seçimler yaklaşırken puan toplamak için oğlu ile çifte düğün yapmayı planlar.
Ancak Amerika’dan gelen albayın (Eraslan Sağlam) sahneye adım atmasıyla Lamart’ın hayatı ve dolayısıyla oyun da canlanıveriyor. Eraslan Sağlam, albay rolünde tabir-i caizse döktürüyor.
Lamart’ın elinden her iş! gelen yetenekli hizmetçisi Ingrid (Merve Çavuşoğlu) güzelliği ve yeteneğiyle göz dolduruyor.
Lamart’ın nişanlısı (Yelda Serbes) peltek dili, şaşı gözleri ve mimikleri ile izleyenleri kahkahaya boğuyor.
Oyunun 2. Perdesi ilkinden çok daha eğlenceli. Bu küçük salonda yalnızca 1 metre önümüzde bu 6 kişi bizi güldürüyor, çıkışta kendimizi çok özel hissediyoruz.
Ne diyeyim, siz de gidin ve BU FİLMİ GÖRÜN.
Cuma gecesi iş çıkışı, Mecidiyeköy’de Cevahir AVM’de, kızlarla hızlı bir alışveriş ve Çin yemeğinin ardından AVM’nin hemen yanındaki Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Sahnesi’ne gittik.
Yıllardır önünden hızlı adımlarla geçerken tabelasını görüp geçtiğim bu sahneye ilk gelişim. Fuayede kahvelerimizi içerken ömrünün son günlerinde bu tiyatronun vergi borçları yüzünden sıkıntılı günler geçiren Gazanfer Özcan’ı da rahmetle andık.
6 oyuncusunu da ilk kez izleyeceğimiz bir vodvil bu, oyunun komedi olduğu dışında da hakkında hiçbir fikrimiz yok.
Albert Lamart (Tolga Yeter), Fransa’da, eşcinsel bir birliktelik yaşadığı gerekçesiyle bir çalışanını işten çıkartacak kadar aşırı görüş ve önyargılara sahip bir bakan. Başına gelecekleri bilip empati yapabilse yine bu kadar önyargılı ve katı olabilir miydi dersiniz?
Oğlu henüz küçük bir çocukken eşi bir anda ortadan kaybolan ve bir daha haber alınamayan Lamart, siyasi seçimler yaklaşırken puan toplamak için oğlu ile çifte düğün yapmayı planlar.
Ancak Amerika’dan gelen albayın (Eraslan Sağlam) sahneye adım atmasıyla Lamart’ın hayatı ve dolayısıyla oyun da canlanıveriyor. Eraslan Sağlam, albay rolünde tabir-i caizse döktürüyor.
Lamart’ın elinden her iş! gelen yetenekli hizmetçisi Ingrid (Merve Çavuşoğlu) güzelliği ve yeteneğiyle göz dolduruyor.
Lamart’ın nişanlısı (Yelda Serbes) peltek dili, şaşı gözleri ve mimikleri ile izleyenleri kahkahaya boğuyor.
Oyunun 2. Perdesi ilkinden çok daha eğlenceli. Bu küçük salonda yalnızca 1 metre önümüzde bu 6 kişi bizi güldürüyor, çıkışta kendimizi çok özel hissediyoruz.
Ne diyeyim, siz de gidin ve BU FİLMİ GÖRÜN.
8 Şubat 2012 Çarşamba
14 ŞUBAT
Şimdiye kadar hiçbir 14 Şubat’ta yanımda bir sevgilim olmadı. Artık nasıl bir lanetse bu, o döneme denk gelen bir ilişki yaşamadım hiç.
Bir seferinde ayrılmış olduğum sevgilimin eve gönderdiği sarı bir gül dışında bu tarihte çiçekçilerin zengin olmalarına da vesile olamadım, üzgünüm. Neyse geri kalan 364 günde kazandıklarına saysınlar artık onlar da.
Hukuk fakültesindeyken istisnasız her yıl bizleri düşünüp vizelerimizi 14 Şubat’a denk getiren sevgili hocalarımız sayesinde ders kitaplarımızla çok romantik saatler geçirirdik. Hiç unutmam bir sene okulun yanındaki fotokopici bile vize çıkışı halimizi görüp bizimle dalga geçmişti.
Bir sene 6 yalnız arkadaş “14 Şubat’ta evde kös kös oturmayalım” deyip sokağa çıktık, çıkmaz olaydık; her yerde kalpli, balonlu süsler, aşk temalı fiks menüler derken kendimizi rezervasyonsuz ve sevgilisiz olarak girebildiğimiz tek yer olan bir rock barda bulduk.
İş çıkışı takım elbiselerle gittiğimiz barda rockçıların “uzaylılar mı istila etti, ne oluyoruz?” bakışları arasında kravatlarını başlarına bağlayan arkadaşlarımızla epey eğlenmiştik.
Ama sanırım en eğlenceli 14 Şubat kutlamasını Secret Party İstanbul ile yaptığımız partide geçirdik.
Partiye sadece sevgilisi olmayanlar geldi. Kapıda girerken erkeklere birer cıvata, kadınlara ise birer somun dağıttık. Farklı ölçülerdeki irili ufaklı somun ve cıvataların eşini arayanlar epey eğlendiler.
Eşini bulan çiftleri plastik kelepçelerle yarımşar saat birbirlerine kelepçeleyip dans ederken birbirilerini tanımalarını istedik. Finalde de çiftlere dans ettiği kişinin burcu, mesleği ve sair sorular sorarak birbirini en iyi tanıyan çifte yemek hediye ettik.
İşin en güzel tarafı da o partide tanışan bir çiftin 1 yıla kalmadan birbirleriyle evlenmeleri oldu.
Diyeceğim o ki 14 Şubat’ı yalnız geçirmek dünyanın sonu değil. O tarihte sevgilinizin olması da 40 gün 40 gece kutlayıp, milletin gözüne sokacağınız bir olay değil. Olan var olmayan var di mi, siz siz olun sevgilim var diye görgüsüzlük yapmayın.
Şaka şaka; isteyen “bim bam bom, çatlasın dostlar” şarkısını da söyler, sevgilisinin yoluna güller de döker, kime ne.
Çiçek, çikolata ve hediye göndermek isteyenler için gündüz ofiste, gece de evde olacağım. 14 Şubat’ta hepinize sevgiler, sevgililer dilerim.
Bir seferinde ayrılmış olduğum sevgilimin eve gönderdiği sarı bir gül dışında bu tarihte çiçekçilerin zengin olmalarına da vesile olamadım, üzgünüm. Neyse geri kalan 364 günde kazandıklarına saysınlar artık onlar da.
Hukuk fakültesindeyken istisnasız her yıl bizleri düşünüp vizelerimizi 14 Şubat’a denk getiren sevgili hocalarımız sayesinde ders kitaplarımızla çok romantik saatler geçirirdik. Hiç unutmam bir sene okulun yanındaki fotokopici bile vize çıkışı halimizi görüp bizimle dalga geçmişti.
Bir sene 6 yalnız arkadaş “14 Şubat’ta evde kös kös oturmayalım” deyip sokağa çıktık, çıkmaz olaydık; her yerde kalpli, balonlu süsler, aşk temalı fiks menüler derken kendimizi rezervasyonsuz ve sevgilisiz olarak girebildiğimiz tek yer olan bir rock barda bulduk.
İş çıkışı takım elbiselerle gittiğimiz barda rockçıların “uzaylılar mı istila etti, ne oluyoruz?” bakışları arasında kravatlarını başlarına bağlayan arkadaşlarımızla epey eğlenmiştik.
Ama sanırım en eğlenceli 14 Şubat kutlamasını Secret Party İstanbul ile yaptığımız partide geçirdik.
Partiye sadece sevgilisi olmayanlar geldi. Kapıda girerken erkeklere birer cıvata, kadınlara ise birer somun dağıttık. Farklı ölçülerdeki irili ufaklı somun ve cıvataların eşini arayanlar epey eğlendiler.
Eşini bulan çiftleri plastik kelepçelerle yarımşar saat birbirlerine kelepçeleyip dans ederken birbirilerini tanımalarını istedik. Finalde de çiftlere dans ettiği kişinin burcu, mesleği ve sair sorular sorarak birbirini en iyi tanıyan çifte yemek hediye ettik.
İşin en güzel tarafı da o partide tanışan bir çiftin 1 yıla kalmadan birbirleriyle evlenmeleri oldu.
Diyeceğim o ki 14 Şubat’ı yalnız geçirmek dünyanın sonu değil. O tarihte sevgilinizin olması da 40 gün 40 gece kutlayıp, milletin gözüne sokacağınız bir olay değil. Olan var olmayan var di mi, siz siz olun sevgilim var diye görgüsüzlük yapmayın.
Şaka şaka; isteyen “bim bam bom, çatlasın dostlar” şarkısını da söyler, sevgilisinin yoluna güller de döker, kime ne.
Çiçek, çikolata ve hediye göndermek isteyenler için gündüz ofiste, gece de evde olacağım. 14 Şubat’ta hepinize sevgiler, sevgililer dilerim.
27 Ocak 2012 Cuma
BENİMLE DELİRİR MİSİN?
Aslında oyunu izleyeli birkaç ay oldu ancak nedense bir türlü elim yazmaya varmadı.
Ama bu keyifli oyunu yazmazsam da haksızlık olacaktı.
Erdem Baş ile birlikte baklavaları alıp kulise dalıverdik oyun öncesi. Fakat o da ne; Necmi Yapıcı kuliste spor yapıyor, koşuyor, ısınmaya çalışıyor.
Biz tiyatro oyunu diye gelmiştik ama acaba spor müsabakası mı yapacak derken anladık ki oyun epey hareketli ve üstün fiziksel kondisyon gerektiriyor. Necmi de bu yüzden oyundan önce ısınıyor.
Teri soğumasın diye, başarılar dileyip salondaki yerlerimizi aldık.
Oyun öncesi çalan şarkılar neşeli, oyuna hazırlıyor izleyiciyi, birden havaya girdik biz de.
Bu, aşk ve evlilik üzerine iki kişilik bir oyun. Necmi’nin oyun öncesi ısınmakta ne kadar haklı olduğunu da anladık, zira kâh kolbastı yapıyorlar, kâh dans ediyorlar, bir bakıyorsunuz koltuğun üzerinden atlayıveriyorlar.
Oyundaki esprileri tek tek anlatmak mümkün değil, izlemek gerek ancak Necmi’nin Eskimoları anlattığı bölüm görülmeye değer.
Hele ki kahramanlarımızın ölüp öyle bir dünya değiştirişleri var ki biz de gülmekten koltuktaki yerlerimizi değiştiriyoruz.
Necmi oyuna ve izleyiciye son derece hâkim, bir ara repliğini unuttu ya da unuttuğunu sandı ancak öyle bir toparladı ki ben onun yerinde olsam bu bölümü özellikle eklerdim oyuna.
İkili bir ara sahnede sevişiyor ancak iç çamaşırları içinde öyle sevimliler ki bazı meslektaşları gibi gazetelere “tiyatro sahnesinde seviştiler” şeklinde haber olmaları mümkün değil.
İyisi mi siz de günlük stresinizden uzaklaşıp biraz kahkaha atalım diyorsanız, alın sevgilinizi de bu oyunu mutlaka izleyin, Nermin ve Cevdet ile birlikte siz de delirin.
Ama bu keyifli oyunu yazmazsam da haksızlık olacaktı.
Erdem Baş ile birlikte baklavaları alıp kulise dalıverdik oyun öncesi. Fakat o da ne; Necmi Yapıcı kuliste spor yapıyor, koşuyor, ısınmaya çalışıyor.
Biz tiyatro oyunu diye gelmiştik ama acaba spor müsabakası mı yapacak derken anladık ki oyun epey hareketli ve üstün fiziksel kondisyon gerektiriyor. Necmi de bu yüzden oyundan önce ısınıyor.
Teri soğumasın diye, başarılar dileyip salondaki yerlerimizi aldık.
Oyun öncesi çalan şarkılar neşeli, oyuna hazırlıyor izleyiciyi, birden havaya girdik biz de.
Bu, aşk ve evlilik üzerine iki kişilik bir oyun. Necmi’nin oyun öncesi ısınmakta ne kadar haklı olduğunu da anladık, zira kâh kolbastı yapıyorlar, kâh dans ediyorlar, bir bakıyorsunuz koltuğun üzerinden atlayıveriyorlar.
Oyundaki esprileri tek tek anlatmak mümkün değil, izlemek gerek ancak Necmi’nin Eskimoları anlattığı bölüm görülmeye değer.
Hele ki kahramanlarımızın ölüp öyle bir dünya değiştirişleri var ki biz de gülmekten koltuktaki yerlerimizi değiştiriyoruz.
Necmi oyuna ve izleyiciye son derece hâkim, bir ara repliğini unuttu ya da unuttuğunu sandı ancak öyle bir toparladı ki ben onun yerinde olsam bu bölümü özellikle eklerdim oyuna.
İkili bir ara sahnede sevişiyor ancak iç çamaşırları içinde öyle sevimliler ki bazı meslektaşları gibi gazetelere “tiyatro sahnesinde seviştiler” şeklinde haber olmaları mümkün değil.
İyisi mi siz de günlük stresinizden uzaklaşıp biraz kahkaha atalım diyorsanız, alın sevgilinizi de bu oyunu mutlaka izleyin, Nermin ve Cevdet ile birlikte siz de delirin.
22 Ocak 2012 Pazar
Sandık Lekesi
Dolabınızı açıp hiç düşündünüz mü? “Bir gün elbet giyerim” diyerek özenle sakladığınız, askılarda yıllardır sizi gözü yaşlı bekleyen kaç tane giysiniz var?
Gözü yaşlı deyince inanmadınız belki bana, peki siz hiç sandık lekesi görmediniz mi?
Durduğu yerde neden sararır sanırsınız kumaşlar? Onlar da ilgisizlikten, özensizlikten küserler size.
Dolapta yıkanmış, ütülenmiş ya da daha kötüsü etiketi bile üzerinde, belki bir indirimden alınmış ama hiç giyilmemiş, belki doğum gününüzde hediye gelmiş, “hediye hediye edilmez” mantığıyla başkasına da veremediğiniz kaç elbiseniz var?
Ancak o model sizi şişman gösteriyor ya da o renk size hiç uymuyor öyle değil mi?
Belki 5 yıldır o oduncu gömleğini hiç giymediniz, belki o arada 1-2 kez ev değiştirdiniz, taşınırken “şimdi uğraşmayayım yeni eve taşınınca ilgilenirim” dediniz, yeni eve taşınınca askıya asıp yeniden dolabın diplerindeki yerine kavuşturdunuz.
Peki, bu 5 senede kaç arkadaşınız hayatınızdan “size hiç yakışmadığı” ya da “sizi artık sıktığı” için ayrıldı?
Eşyalara karşı anlamsız bir bağlılığımız var, oysa onların yenisi alınabilir. Peki, aynı özeni neden hayatımıza giren insanlara göstermeyiz? Herhangi bir insanın 5 liralık bir tshirtten ya da 50 liralık bir kazaktan daha mı azdır değeri?
Moda değiştiğinde ya da kilo verdiğimizde “yeniden giyeriz” diye sakladığımız giysileri gelin bugün ihtiyacı olanlara verelim ki yenilerine yer açılsın dolabımızda.
Sonra da sebepsiz yere kırdığımız birini arayıp “nasılsın?” diyelim bugün.
Not: Yok, tabi ki senin hediye ettiğin hırkayı başkasına vermeyeceğim, seviyorum ben onu.
Gözü yaşlı deyince inanmadınız belki bana, peki siz hiç sandık lekesi görmediniz mi?
Durduğu yerde neden sararır sanırsınız kumaşlar? Onlar da ilgisizlikten, özensizlikten küserler size.
Dolapta yıkanmış, ütülenmiş ya da daha kötüsü etiketi bile üzerinde, belki bir indirimden alınmış ama hiç giyilmemiş, belki doğum gününüzde hediye gelmiş, “hediye hediye edilmez” mantığıyla başkasına da veremediğiniz kaç elbiseniz var?
Ancak o model sizi şişman gösteriyor ya da o renk size hiç uymuyor öyle değil mi?
Belki 5 yıldır o oduncu gömleğini hiç giymediniz, belki o arada 1-2 kez ev değiştirdiniz, taşınırken “şimdi uğraşmayayım yeni eve taşınınca ilgilenirim” dediniz, yeni eve taşınınca askıya asıp yeniden dolabın diplerindeki yerine kavuşturdunuz.
Peki, bu 5 senede kaç arkadaşınız hayatınızdan “size hiç yakışmadığı” ya da “sizi artık sıktığı” için ayrıldı?
Eşyalara karşı anlamsız bir bağlılığımız var, oysa onların yenisi alınabilir. Peki, aynı özeni neden hayatımıza giren insanlara göstermeyiz? Herhangi bir insanın 5 liralık bir tshirtten ya da 50 liralık bir kazaktan daha mı azdır değeri?
Moda değiştiğinde ya da kilo verdiğimizde “yeniden giyeriz” diye sakladığımız giysileri gelin bugün ihtiyacı olanlara verelim ki yenilerine yer açılsın dolabımızda.
Sonra da sebepsiz yere kırdığımız birini arayıp “nasılsın?” diyelim bugün.
Not: Yok, tabi ki senin hediye ettiğin hırkayı başkasına vermeyeceğim, seviyorum ben onu.
2 Ocak 2012 Pazartesi
OMActivities Röportaj: Avukat Merve Gürcan İstanbul

- Kısaca bize kendinizi tanıtır mısınız?
Merhaba, Avukat Merve Gürcan, 2000 yılı Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi , 2010 yılı Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler, Pazarlama Ve Dış Ticaret Bölümü Mezunuyum. Şu anda Hukuk ve Danışmanlık Ofisimde avukatlık yapıyorum.
- Halkla ilişkiler? Genelde erkekler 2. bir üniversiteyi askerlikten kaçmak gibi nedenlerle okuyorlar ama sizin öyle bir kaygınız da yok. Nereden çıktı bu fikir?
Kuzenim o dönem öğrenciydi ve bana Hukuk Fakültesi diplomamla Öss'ye girmeden 2. Üniversiteye kayıt yaptırabileceğimi söyledi. Benim de halkla ilişkiler konusu hep ilgimi çekmiştir. Sonuç olarak hukuktan mezun olduktan 10 sene halkla ilişkilerden mezun oldum. Zaten blog yazmaya başlamam da bu döneme denk düşüyor. Bu dönemde aldığım dersler daha akıcı bir dille yazmamda da etkili oldu. İletişim fakültesinin derslerine yakın bir eğitim veriliyor halkla ilişkilerde de.
- Sanırım ofisinizin duvarında asılı olan diplomalar da bitirdiğiniz üniversitelere ait. Peki, bu nedir; avukatlık ruhsatı?
4 sene hukuk eğitimi aldıktan sonra mezun olur olmaz avukat olamıyorsunuz. Önce bir sene bir avukatın yanında staj yapmanız gerekiyor. Stajın başında baroya kaydolup 6 ay avukat yanında, 6 ay da mahkemelerde staj yapıp sonunda da avukatlık tezimizi yazıyoruz. Benimkisi haksız rekabet oluşturan eylemlerdi.
Bunun sonunda da avukatlık ruhsatı almaya hak kazanıyoruz. Araba sürmek için ehliyet gerektiği gibi bu ruhsat olmadan da avukat olamıyorsunuz.
Hatta şimdi avukatlık sınavı getirmek için çalışmalar yapılıyor. Ülkemizde hukuk eğitimi gören çok fazla kişi var, eğitim kalitesi düşüyor, ihtiyaçtan fazla avukat yetişiyor bu nedenle de doktorların tus sınavı gibi avukatların da bir sınava tabi tutulması konuşuluyor.
- Şu anda sizin de bir stajyeriniz var sanırım?
Var evet. Geçen sene bir stajyerime cübbe giydirdim. İş yoğunluğuna göre birden fazla stajyer de alabiliyorsunuz. Bir avukatın yanına stajyer alabilmesi için en az beş yıllık avukat olması gerekiyor.
Usta çırak ilişkisi bizim için de geçerli ve önemlidir.
- Stajyerler avukatları nasıl buluyor?
Baronun web sitesinde ilanlar oluyor ya da tanıdık varsa oluyor tabi ki. Şu anki stajyerim ise beni sosyal medya sayesinde buldu.
-Stajyerlik avukat ve stajyer açısından yararlı mı?
Öncelikle stajyer açısından okulda okuduğu bilgileri, adliyenin kapısından bile girmeden öğrendiği teorik bilgileri gerçek hayatta kullanma şansı oluyor. Bu nedenle stajyer için çok büyük bir avantaj.
Avukat açısından da bir artı, zira dilekçelerin yazıldıktan sonra adliyeye götürülmesi, dosyaların takibi zaman alıyor. Bunu stajyer yardımı ile yapmak veya internetten araştırma gereken konularda stajyerin kullanılması avukatlara da zaman kazandırmış oluyor. Tabi ki stajyerin öğrenmek istemesi ve kapasitesi çok önemli.
- Yabancı dil bilginiz nedir? Avukatlıkta yabancı dilin gerekliliği konusunda bize ne diyebilirsiniz?
Ben Anadolu Lisesi mezunuyum. Yabancı dil olarak İngilizce ve Almanca biliyorum. İngilizcem iyidir, aynı zamanda noter yeminli tercümanım. Almanya'ya gitsem derdimi anlatabilecek kadar da Almanca biliyorum.
Üniversitede de mesleki İngilizce dersi aldım. Şu anda benim Türkiye’de ve yurt dışında yaşayan yabancı müvekkillerim var. Boşanma protokolü, gayrımenkul alım-satım sözleşmeleri veya şirketse şirketle ilgili sözleşmeleri İngilizce yapmak gerekiyor, o yüzden de yabancı dil gerekli.
- Türkiye’de davalar Türkçe olmak zorunda değil mi?
Evet ama yaptığım işi Türk kanunları ile sınırlamak yanlış olur.
Örneğin tahkim yani hakem sözleşmesi yaptığınızda başka bir ülkenin kanunu seçme şansınız var. Örneğin İtalyan bir şirket Türk şirketi ile iş yapıyor. İthalat ihracat gibi bir iş yaptıklarını farz edelim. Aralarında bir problem çıktığı takdirde hangi ülke kanunlarının geçerli olacağı kararlaştırılabilir. Örneğin uyuşmazlıklar İsviçre Kanunları’na göre çözülsün diyebilirsiniz. Türkiye'de olsanız bile mahkeme sözleşmede bu yönde bir madde varsa İsviçre kanunları çerçevesinde yargılama yapıyor. Yargılama Türkçe yapılıyor ancak yabancı metinleri incelemek için yabancı dil bilgisi gerekli.
- Yabancılarla evlilikler de bu şekilde mi?
Kanunda hangi durumda hangi hukukun uygulanacağı yazıyor. Örneğin boşanmada uygulanacak hukuk veya çocuğun hangi vatandaşlığı kazanacağı gibi konular tek tek düzenlenmiştir. Pek çok ülke ortak sözleşmeye imza attıkları için kendi kanunlarını da sözleşmeye uygun olarak düzenlemişlerdir. Örneğin bir gayrimenkul söz konusu ise gayrimenkulün bulunduğu yer hukuku uygulanır.
- Peki, Türkiye’de bir yabancı avukat olarak çalışabiliyor mu? Onlar için durum nasıl?
Şu anda çalışamıyor. Türkiye'de avukatlık yapabilmek için Türk vatandaşı olmanız gerekli. Türk olduğunuz halde yurt dışında hukuk okuduysanız da burada denklik derslerini almanız gerekiyor. Gerçi şimdi avukatlık kanunu değişecek.
Amerika’da hukuk büroları vardır, şirket şeklinde, yeni kanun tasarısı ile bu şirketleşme Türkiye’ye de gelecek. Yabancı şirketler Türkiye’ye gelince muhtemelen yine Türk avukatlarla çalışmak zorunda kalacaklar. Ama tam olarak nasıl olur, yabancı avukatlar da davalara girebilir mi, bu konuları henüz kimse bilmiyor.
Avukatların doktorlar gibi branşları var mıdır?
Doktorların ve avukatların Türkiye’de reklam yasağı vardır. Örneğin ben boşanma avukatıyım diyemezsiniz. Aslında hukuk fakültesinden mezun olunca tüm davalara bakma hakkınız var. Bu yüzden branşlaşma denilen şey baktığınız davaların yoğunluğu ile alakalı oluyor. Siz genelde boşanma davalarına bakıyorsanız ve o alanda kendinizi geliştirdiyseniz ister istemez o konuda uzmanlaşmaya başlıyorsunuz. Ama avukatlık eğitiminde branşlaşma yoktur. Ayrıca bizde öğrenmenin de sonu yok. En basit örnek ben 2000 yılında mezun oldum, şu anda bana öğretilen kanunlardan değişmeyeni yok gibi bir şey. Bizim öğrenciliğimizin sonu yok, her zaman kendinizi geliştirmeli ve yeni kanunları öğrenmelisiniz.
Genelde Türk halkı olarak bizler avukatlığı seyrettiğimiz Amerikan filmlerinden gördüğümüz gibi düşünüyoruz, bu doğru bir yaklaşım mıdır?
Tabi ki değil. Amerikan hukuk sistemi ile Türk hukuk sistemi tamamen farklıdır. Bizde kanunun yazılı olması esastır. Bu durumda bir tepsi baklava çalan çocuklarla, kuyumcudan altın çalan aynı cezayı alabiliyor. Bizim kanunlarımız, katı kanunlardır. İşlediğiniz tarihteki kanuna göre suç sayılıyorsa ne çaldığınız ancak hafifletici neden olabilir. Amerika'da böyle bir şey olsaydı çocuğun kişiliği de işin içine girer ve ceza olarak kütüphanede çalışma cezası gibi bir ceza verilebilirdi.
Demin uzmanlaşma branşlaşma demiştik. Amerika'da bildiğim kadarı ile branşlaşma var. Önce tıp okuyup üstüne avukatlık okuyarak medikal konularda avukatlık yapabiliyorsunuz ya da teknik konular için önce mühendislik okuyup üzerine avukatlık okuyarak bunu sağlayabiliyorsunuz.
Türkiye'de avukatsanız tüm davalara bakma hakkınız var. Tabi böyle olunca Amerika’da avukatlık şirketlerinde her davaya bakan farklı uzman avukatlar oluyor ve avukatlık şirketleri de bu yüzden bir bakıma zorunlu olmuş oluyor. Şu anda Türkiye’de tek başınıza bir büro açıp çalışabiliyorken ileride belki de bu şekilde şirketleşerek çalışmak zorunlu olacak.
Ofisinizin duvarlarında pek çok seminere ilişkin sertifikalar var? Bunlardan biraz bahsedebilir misiniz?
Milletlerarası ticaret odası tahkimi uluslararası semineri - İstanbul Kültür Üniversitesi, demin bahsetmeye çalıştığım tahkim konusunda oldukça verimli geçen bir seminerdi.
İstanbul Tabip Odası tıp hukuku ve tıbbi uygulama hataları semineri; Bu da oldukça önemli bir konu, bizler de avukatlar olarak yakın tarihte çok daha fazla karşılaşacağız bu tip davalarla.
Örneğin doktora gittiniz, ameliyat oldunuz ve yanlış bir ameliyat/uygulama sonrası zarar gördünüz. Zararınızın tazmini için dava açabilirsiniz. Eskiden sadece hastaneye karşı dava açılıyordu, şimdi ise doktora kişisel olarak da dava açabiliyorsunuz. Doktorların sorumluluk sigortası yaptırmaları artık zorunlu. Sigortanın da devreye girmesi ve insanların bu konuda bilinçlenmeleri ile tazminat davaları da artacaktır.
Türkiye barolar birliği ve Avrupa konseyi - Avrupa insan hakları sözleşmesi eğitim semineri;
Örneğin Türkiye’de tüm hukuki yolları denediniz ama yine de hakkınızı elde edemediyseniz veya yargılama sonucu mağdur olduysanız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurabilirsiniz.
İstanbul Barosu- kadın hakları eğitim semineri;
Şu ara sıklıkla gazete ve televizyonlarda boşandığı kocası tarafından bıçaklandı, öldürüldü diye haberler okuyor, görüyoruz. Bu olaylar Türkiye’de ne yazık ki çok yaygın. Bu kadınlara nasıl yardımcı olabileceğimiz hakkında hem psikolojik hem de hukuki olarak nasıl davranmamız gerektiğini öğreten bir seminere katıldım.
Sonuç olarak şiddet gören kadınların psikolojisi farklı oluyor. Onların önce size güvenmeleri gerekebiliyor. Genellikle tecavüze uğradıklarını ya da şiddete maruz kaldıklarını anlatmaya utanıyorlar veya psikolojileri bozulduğu için bunu normal karşılayabiliyorlar.
Düşünün bazen psikolojik olarak öyle kötü bir durumda oluyor ki şiddet gören kadınlarımız, örneğin yemeği yaktığı için kocasının onu dövmesinin normal/haklı olduğunu düşünmeye başlıyor. Hatayı kendi üzerine almaya başlıyor, kabulleniyor. Ekonomik durumu elvermediği için dava açmak istemiyor veya eşini suçlarsa tekrar şiddet göreceğini düşünüyor.
Ben adli yardımda da görevliyim. Adli yardımda örneğin; boşanacaksınız, paranız yok, avukat tutamıyorsunuz, bu durumda baroya başvurup adli yardım talep edebiliyorsunuz. Bunun parasını avukata baro ödüyor. Aslında bu paralar bizim davalarda baro vekâlet pulu dediğimiz - ve ödediğimiz paralardan karşılanıyor. Diğer davalardan toplanan paralardan baro - adli yardım görevlendirmesinde bulunduğu avukatlara ödeme yapıyor. Ayrıca ceza davalarında da Cmk uzmanı bir avukatın desteğini yine bu şekilde almanız mümkün.
Adli yardımda çalışmak sizin için önemli mi?
Benim için baro tarafından yönlendirilsin veya bana direk olarak gelen bir müvekkil olsun fark etmiyor. İkisi de benim için aynı değerdedir.
Kendi ofisinizi ne zaman açtınız?
Daha önce İzmir’deydim. 2003 yılında İstanbul’a taşındım. İstanbul insanın vizyonunu da değiştiren, genişleten bir şehir. Aslında 5 yıl hedefi koymuştum kendime ama mezun olduktan sonra 3. senede kendi ofisimi açmış oldum.
Ücretlendirme konusu merak edilen konulardan en önemlisidir. Avukatlar davaları nasıl ücretlendiriyorlar?
Baronun belirlediği asgari ücret tarifesi vardır. Ama asıl ücretlendirme müvekkil ile avukat arasında belirlenir. Belirlenmiş asgari ücretin altında ücretlendirme olamaz. Burada müvekkillerin fikir edinmek için yapabileceği şey, İstanbul Barosu’nun web sitesinden asgari ücret ve tavsiye edilen ücret tablolarına bakmak olabilir.
Davaların sabit bir ücretinin olmamasının nedeni her davanın farklı niteliklere sahip olmasıdır. Dava konusu meblağ, davanın niteliği, avukatın harcayacağı emek ve mesainin azlığı ya da çokluğu gibi pek çok etken sözkonusudur.
Şunu unutmamak gerekli, örneğin benim Silivri’de, Gebze’de, Antalya’da, Sinop’ta davalarım var. Bu davalar için oralara gitmem, kalmam gerekebiliyor.
5 Dakikalık bir duruşma için Antalya’ya gitmem demek en az 1 günümü orada harcamam anlamına gelir. Burada da doğal olarak 5 dakikayı değil harcanan günü değerlendirmek zorunluluğu ortaya çıkıyor.
Ayrıca her dava aynı sürede bitmez. Örneğin anlaşmalı bir boşanma davası tek celsede sonuçlanırken başka bir dava 3-4 yıl sürebilir.
Bir davam için ilk duruşma tarihi olarak 2012 Aralık tarihi verildi. Henüz 2011 Kasım’dayız, düşünebiliyor musunuz, 1,5 sene sonraya duruşma tarihi veriliyor.
Örneğin: 100 milyon dolarlık bir sözleşme yapacaksınız, bu sözleşmenin doğru yapılması gereklidir. Çünkü her sözleşme iyi ilişkiler sonucu yapılır. Ancak ilişkiler bozulduğunda bu sözleşme sizin haklarınızı korumalıdır. Avukatınız işlerin kötü gitme ihtimalini düşünerek sözleşmeyi hazırlar ve bu nedenle bilgisi ve emeği son derece değerlidir.
Avukatın ücreti kanunen peşin ödenir. Kazanılacak davadan tahsil edilen vekâlet ücreti de yine kanunen avukatın hakkıdır. Bu avukatların primi olarak düşünülebilinir.
Sizin branşlaşmanız var mı? Özellikle baktığınız davalar?
Türkiye’de bir avukat her türlü davaya bakabilir. Herhangi bir konuda uzman olduğunu söylemesi dahi reklam yasağına girer. Örneğin kartvizitine “boşanma avukatı” yazamaz.
Ancak avukatlar gelen işi seçme hakkına sahiptir. Sadece boşanma davalarını almak mümkündür.
Avukatlık stajımı yaparken çalıştığım hukuk bürosunda ticaret hukuku, iş hukuku davalarına bakıyordum. Daha sonra 4 ayrı bankayla çalışan bir hukuk bürosunda icra hukuku konusunda çalıştım.
Şu anda kendi ofisimde bu konuların üzerine boşanma ve gayrimenkul gibi davaları da ekledim. Adam öldürme, tecavüz gibi ceza davalarını almıyorum.
Adalet sarayları hakkında düşünceleriniz nedir?
Tabi ki sadece bina yapılması sistemin iyileşmesi için yeterli değildir. Ama eskiden mahkemelerin farklı binalarda bulunması yüzünden kaybedilen zamandan tasarruf kazanılacağı yadsınamaz. Örneğin İstanbul Adliyesi 4 ayrı binadaydı; Sirkeci, Gülhane, Sultanahmet ve Levent'de. Bunların aynı binaya taşınması tabii ki bir hızlanma sağlayacaktır.
Çağlayan'daki adliye şu an Avrupa’nın en büyüğü. Kartal'daki ise dünyanın en büyük adalet sarayı olacak. Ama bunların dışında asıl yargılama kanunları değişti. Bu da sistemin biraz hızlanmasını sağlayacak gibi duruyor. Tabi negatif etkisi de oldu.
Yargılama kanunlarının değişmesi ne gibi negatif etki getirdi?
Eskiden davayı açarken sadece dava harcını öderdik. Ama şu anda dava açarken dava bilirkişi ücreti, tanık ücreti, keşif ücreti gibi masraflar peşin olarak isteniyor.
Örneğin iş davası açarken işçiden tüm bunları peşin istiyorsunuz, yaklaşık 450 TL’yı peşin olarak ödemesi gerekiyor. O zaman bu adama ne yazık ki “paran yoksa hakkını arama” diyorsunuz. Ama şu anda İstanbul Barosu kanunun bu şekline itiraz etti. Boşanma davalarında bile parasal nedenlerden bir azalma olduğu söyleniyor.
Kadın olmak avukat olarak bir ayrıcalık kazandırıyor mu?
Avukatlıkta kadın veya erkek olunması hiç bir değişlik sağlamaz. Kadınların tek ayrıcalığı bazı boşanma ve kadına yönelik şiddet gibi davalarda kadın müvekkil ile daha kolay iletişim kurmamızdır.
Halk arasında yaşlı avukatların deneyimli oldukları düşünülür ama yeni kanunları bilmek, takip etmek, kendini geliştirmek önemlidir. Bilgisayar, internet kullanamayan meslektaşlarımız oluyor. Ne kadar deneyimli olursa olsun yeni kanunlardan, teknolojik gelişmelerden haberdar olmayan bir meslektaşım ne kadar başarılı olabilir ki?
Prof. Dr. Tarık Minkari'nin: “Mizah zekânın zekâtıdır” kitabında çok hoşuma giden bir önerisini aktarmak isterim;
“Cerrahlarla işiniz olursa çok genç bir cerraha gitmeyin; her şeyi ameliyat etmek ister, çok yaşlı bir cerraha da gitmeyin o da hiç bir şeyi ameliyat etmek istemez.” Avukatlar için de bu örnek verilebilir.
Eğer kazanılması mümkün olmayan bir dava varsa ve bu görünüyorsa bunu müvekkilime anlatmaya çalışırım ama şunu da bilirim ki hukuk, matematik gibi değildir. Kimse yüzde yüz haklı ya da yüzde yüz haksız değildir. Her davanın özelliği farklıdır, bu nedenle genelleme yapmak doğru değildir, ufacık bir detaydan herkesin kaybedeceğinizi düşündüğü bir davayı kazanabilirsiniz.
Avukatlarda ünlü olmak, bilinir olmak nasıl olur?
Avukatlıkta, özel sektörlerin hepsinde olduğu gibi network'ünüzün iyi olması size müşteri kazandırabilir. Ama fısıltı gazetesi önemlidir. Bu da zamanla olur.
Ne zaman avukat olmaya karar verdiniz?
Ben Anadolu Lisesi mezunuyum. Ortaokulda tüm sınıf arkadaşlarım fen liselerine hazırlanmaya başladı. Bu sırada düşündüm, fen lisesine gidersem ya mühendis olacaktım ya da doktor, peki ben ne olmak istiyordum?
Dedem bana o dönemde hukuk okumamı önerdi. “Hukuk okursan ileride her işi yapabilirsin” demişti. Ben de avukat olmaya karar verdim. Dedem Sayıştay üyesiydi, kardeşi de hâkim ve adalet komisyon başkanıydı. Hukukçuluk genlerimde var.
Hedefiniz nedir?
Hukuki olarak zaten oldukça yolunda gidiyor işlerim. Yanı sıra yazmaya meraklıyım, şu anwww.mervegurcan.com adresinde blogumda yayınlıyorum yazılarımı ancak ileride bunların bir kitaba dönüşmesini çok isterim.
Unutamadığınız bir anınız var mı?
Evet, çok ama şu an ilk aklıma gelen; staj zamanı çalıştığım avukat bana yanında çalışmaya başladığım ilk gün “yapamıyorsan kapı şu tarafta” demişti. Ben de dönüp “iyi o zaman ben biraz daha araştırıp geleyim” demiştim. O yüzden hala “imkânsız” sözünü kabul etmiyorum. Mutlaka her davayı kazanmanın bir yolu vardır.
OMActivities adına bize zaman ayırdığınız ve avukatlık hakkında bize verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Normalde halkımız bir konuda yanılıyor. İsim yapmış avukatlara gidiyorum diye gittikleri ofislerde bazen çok yüksek miktarlarda para ödeyebiliyorlar ama onların davasına orada çalışan başka maaşlı avukat arkadaşlarımız bakıyor.
Veya bazen çok sayıda avukat çalışan şirketleri tercih ediyorlar ve sanıyorlar ki bir davaya 2-3 avukat birden bakıyor. Aslında neredeyse hiç bir davaya birden fazla avukat bakmaz. Bu yüzden çok kişi davaya bakacak diye düşündüğünüz o avukatlık ofislerinde sizin davanızla yine sadece bir kişi ilgilenmektedir.
Bir de internetteki hukuk forumlarında araştırma yaparken çok dikkatli olmaları gerekir. Az önce de belirttiğim gibi her dava farklıdır ve sizin olayınızdaki minicik bir detay olayı tamamen değiştirebilir. Bir şeyi az bilmek hiç bilmemekten daha tehlikeli olabilir. Hiç bilmediğinizde yardım istersiniz ancak hukuk forumunda okudum her şeyi biliyorum derseniz hata yapma olasılığınız yüksektir. Bu nedenle hak kaybına uğramamak için avukatlara danışmaktan çekinmemek gerekir.
** http://omactivities.com/ sitesinden alıntıdır.
30 Aralık 2011 Cuma
MUTLU YILLAR
MUTLU YILLAR
20 gün içinde 2 cenaze kaldırdıktan sonra zaten oldukça stresli geçen 2011’in ne kadar kötü geçtiğini, bir an önce bitmesi gerektiğini düşünmeye başlamıştım.
Öyle ya cumartesi kırmızı elbiselerimizi (hatta kırmızı donlarımızı) giyip kaynanadillerini üfleyerek ve muhtemelen hatırı sayılır oranda içip güzelleşerek gireceğimiz yeni yıl tüm dertlerimizi alıp götürecek sanki. Takvimin son yaprağını da koparırken tüm dertlerimizi de birlikte atacağız çöpe.
Eski yılda olup bitenlerin tüm sorumlusu da zaten sadece geçen zaman. Oysa sonuna geldiğimiz bu yıl da güzel bir yılbaşı günü başlamamış mıydı?
Bu düşüncelerle çekmecemi düzeltirken geçen yılbaşı yazdığım bir dilek notuna rastladım. Muhtemelen okuduğum secret tarzı bir kitaptan etkilenmem sonucu kaleme almışım bu satırları, yazdığımı bile unutmuşum.
Ne de olsa istemek başarmanın yarısıdır diyerek yeni yılda neler beklediğimi uzun uzun, oldukça da ayrıntılı olarak yazmışım.
Tam 1 yıl önce yazdıklarımı okurken berbat geçtiğini zannettiğim yılda aslında listemdeki pek çok şeyi gerçekleştirdiğimi gözlerim dolarak fark ettim.
Hiç farkına bile varmadan pek çok maddenin üzerine bir çentik atmışım meğer.
Bu nedenle kimilerine çocukça görünecek olduğunu bilmeme rağmen bu sene yeni bir liste yapmaya karar verdim. Geçen seneki listemde yer alan ancak henüz gerçekleşmeyen birkaç dileği de ekleyeceğim mutlaka ve notum da geçen yıl için şükrederek başlayacak mutlaka.
Size de tavsiye ederim, bir liste yapın, yılsonunda okuduğunuzda siz de ne kadar çok şey başardığınıza, aslında ne kadar şanslı olduğunuza inanamayacaksınız.
Zira mutlu olmak sadece listedeki en büyük dileğinizin gerçekleşmesi değildir. Büyük ikramiyenizi tutturamasanız da tutturduğunuz minik ikramiyelerin toplamı aslında zaten büyüğe eşdeğerdedir.
Hepinize sağlıklı, huzur dolu, bereketli, bol kazançlı, sevgi, aşk dolu ve listenizdeki tüm dileklerinizi gerçekleştirdiğiniz güzel bir yıl dilerim. Yılbaşında başınızdan huninizi eksik etmeyin, bırakın içinizdeki çocukla deli eğlensinler doya doya. Mutlu yıllar.
20 gün içinde 2 cenaze kaldırdıktan sonra zaten oldukça stresli geçen 2011’in ne kadar kötü geçtiğini, bir an önce bitmesi gerektiğini düşünmeye başlamıştım.
Öyle ya cumartesi kırmızı elbiselerimizi (hatta kırmızı donlarımızı) giyip kaynanadillerini üfleyerek ve muhtemelen hatırı sayılır oranda içip güzelleşerek gireceğimiz yeni yıl tüm dertlerimizi alıp götürecek sanki. Takvimin son yaprağını da koparırken tüm dertlerimizi de birlikte atacağız çöpe.
Eski yılda olup bitenlerin tüm sorumlusu da zaten sadece geçen zaman. Oysa sonuna geldiğimiz bu yıl da güzel bir yılbaşı günü başlamamış mıydı?
Bu düşüncelerle çekmecemi düzeltirken geçen yılbaşı yazdığım bir dilek notuna rastladım. Muhtemelen okuduğum secret tarzı bir kitaptan etkilenmem sonucu kaleme almışım bu satırları, yazdığımı bile unutmuşum.
Ne de olsa istemek başarmanın yarısıdır diyerek yeni yılda neler beklediğimi uzun uzun, oldukça da ayrıntılı olarak yazmışım.
Tam 1 yıl önce yazdıklarımı okurken berbat geçtiğini zannettiğim yılda aslında listemdeki pek çok şeyi gerçekleştirdiğimi gözlerim dolarak fark ettim.
Hiç farkına bile varmadan pek çok maddenin üzerine bir çentik atmışım meğer.
Bu nedenle kimilerine çocukça görünecek olduğunu bilmeme rağmen bu sene yeni bir liste yapmaya karar verdim. Geçen seneki listemde yer alan ancak henüz gerçekleşmeyen birkaç dileği de ekleyeceğim mutlaka ve notum da geçen yıl için şükrederek başlayacak mutlaka.
Size de tavsiye ederim, bir liste yapın, yılsonunda okuduğunuzda siz de ne kadar çok şey başardığınıza, aslında ne kadar şanslı olduğunuza inanamayacaksınız.
Zira mutlu olmak sadece listedeki en büyük dileğinizin gerçekleşmesi değildir. Büyük ikramiyenizi tutturamasanız da tutturduğunuz minik ikramiyelerin toplamı aslında zaten büyüğe eşdeğerdedir.
Hepinize sağlıklı, huzur dolu, bereketli, bol kazançlı, sevgi, aşk dolu ve listenizdeki tüm dileklerinizi gerçekleştirdiğiniz güzel bir yıl dilerim. Yılbaşında başınızdan huninizi eksik etmeyin, bırakın içinizdeki çocukla deli eğlensinler doya doya. Mutlu yıllar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)